17 Ocak 2010 Pazar

3. ÖLÜM YILDÖMÜNDE AKHPARİK HRANT’IN ANISINA!...

3. ÖLÜM YILDÖMÜNDE AKHPARİK HRANT’IN
ANISINA!... Seni anlatabilmek seni,
İyi çocuklara, kahramanlara…
Seni anlatabilmek … Seni…
Bir kibrit çöpüne…
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne!..
Ahmed ARİF

“Bizim bu topraklarda gözümüz var. Ama bir yerlere alıp götürmek için değil, yerin taaa dibine gömülmek için…”
...demişti bir keresinde!..
“Bir güvercinin ruh tedirginliği içindeyim… ürkek… güvensiz… Ama biliyorum ki bu ilkede güvercinlere dokunmazlar…”
…diye yazıyordu “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlıklı yazısında…
Son yazısı olmuştu bu!..
Yokluk, yoksulluk içinde geçmişti çocukluğu, gençliği. Yetimhanede büyümüştü.
Halkının yaşadığı “büyük felaket”i, soykırımı iliklerine kadar yaşıyordu.
Ama ırkçılığa, halklar arasında kin ve düşmanlığa zerre kadar prim vermemişti ömrü boyunca…
O, devrimci bir bilinçle yaklaşıyordu halklar sorununa…
TKP-ML(TİKKO) üyesiydi gençlik yıllarında. 12 Eylül askeri faşist darbesi geldiğinde arkadaşlarına artı bir zarar gelmesin diye adını Fırat DİNÇ olarak değiştirecek kadar sorumlu ve naif bir düşünce adamıydı.
Türkiye Sosyalistlerinin-en azından bir kesiminin- birleşik bir partisi gündeme geldiğinde tereddüt etmeden Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde yerini almıştı.
Kürt Halkı’nın yaşadığı zulme, katliamlara sessiz kalmadı. Kürt Halkı’nın eşit, özgür yaşama isteğine, onurlu bir barış talebine bütün gücüyle destek verdi. Barış Meclisi üyesiydi.
Irak Savaşı sırasında Arap Halkıyla dayanışma için “Doğu Konferansı Girişimi”nin kurucuları arasında yer aldı.
O, İHD üyesiydi aynı zamanda, yılmaz bir insan hakları savunucusuydu. Yaşasaydı bugün Manisa Selendi’de yaşananların karşısında bütün yüreğiyle dimdik durup “hepimiz Roman’ız” diye haykıracağından asla şüphe duymuyoruz.
Birgün Gazetesinde köşe yazıları yazıyordu.
…Ve AGOS’u kurmuştu, Ermenice-Türkçe… Öz çocuğuydu AGOS, her şeyiydi O’nun… Ve O, her şeyiydi AGOS’un; kurucusu, yazarı, sahibi, genel yayın yönetmeni…
Ermeni Halkı’ndan Türk Halkı’na, Türk Halkı’ndan Ermeni Halkı’na bilgi, haber, duygu aktarıyordu AGOS, halklar arasında bir duygu köprüsüydü O’nun AGOS’u.
Kendisinin ve ailesinin asgari ihtiyaçları dışında bütün varlığını AGOS’a ve Ermeni Yetimhanesindeki çocuklara adamıştı.
Bu nedenle kış ortasında altı delik ayakkabıyla dolaşıyordu ve vurulup boylu boyunca uzandığı yerden ayakkabısının altındaki delik suratına çarpıyordu utanmasını bilenlerin!..
AKHPARİK Hrant, 24 Nisan’dan- 24 Nisan’a emperyalist metropollerde ısıtılan ve Türkiye’yi emperyalist politikaları için dünyanın dört bir yanında daha fazla jandarma olarak kullanmak üzere sıkıştırmaktan başka bir amacı olmayan “soykırım” tartışmalarının ardındaki gerçeği gördü ve bu yüzden bunlara itibar etmedi hiçbir zaman.
Hrant bir barış savaşçısı olmasına rağmen söylemindeki hümanizmi ve kardeşliğe vurgusunu anlamayanlara karşı mesafeli durdu ve hep bir kavgası oldu.
Yurtlarından sökülen ve söylemine karşı çıkan kardeşleriyle anlaşamadığı da oldu ama devletin, resmi ideolojinin, resmi tarihin yalanlarına, yasaklarına teslim olmak da değildi O’nun bu tutumu.
O, halkının yaşadıklarını, Anadolu’nun yoksul, emekçi halklarına anlatmanın yolunu aradı hep. İnatla… Israrla.
Halklar arasında bir duygu köprüsü kurmaktı O’nun yaptığı.
Gizlenen gerçekleri açığa çıkarıp resmi tarihin yalanlarını teşhir ettikçe; açık faşistinden “sol” maskelisine, bütün “kafatası cumhuriyetçileri” nin boy hedefi haline gelmekte gecikmedi.
Sabiha GÖKÇEN’in şahsında Ermeni yetimleri sorununu dile getiren yazısından sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılıp Vali Muavini’nin yanında iki MİT görevlisince tehdit edilmişti, “usulünce”!..
Ermeni halkında oluşan “Türk” imajını eleştirdiği uzun sosyo-psikolojik tahlil yazısı “Türklüğe hakaret” olarak damgalandı ve linç gösterileriyle dolu yargılama süreçlerinde 301.’den mahkum edildi.
Gerisi artık 1,5 milyon + 1 mesajının nasıl verileceğine kalmıştı.
Onu da soykırım mirasını sahiplenen bir devlete “yakışır” bir şekilde hallettiler. Artık bu işler için kullanmak üzere ellerinin altında her köşe başında hazır tuttukları bir “tetikçi güruh”u bu iş için kullandılar.
Ve bunu göstere göstere, bütün dünyanın gözlerinin içine sokarak yaptılar.
Neredeyse bütün bir kasaba halkı tetiği kimin çekeceğini bile aylar öncesinde biliyordu. “Ulucanlar Katliamının Baş Celladı”; dönemin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali ÖZ de, Trabzon ve İstanbul Emniyet Müdürlükleri de, Emniyet İstihbarat Genel Müdürlüğü de biliyordu bunu.
Dahası ve en alçakça olanı da Akhparik Hrant’ın kendisi de bunu net olarak biliyordu ve artık “bir güvercinin ruh tedirginliği” içinde yaşıyordu. Gerisi yer ve zaman meselesiydi.
O da “usta işi” kotarılmıştı!..
19 Ocak saat:15.00
19 ve 15 = 1915
Mesaj tamamlanmıştı.
Sonra da Bahçeli’sinden, Yazıcıoğlu’na, Erdoğan’ından Baykal’ına-Perinçek’ine koro halinde gözyaşı dökmeye başlamışlardı!.. Timsah gözyaşları!..
“Hrant DİNK cinayeti Türkiye’nin imajına zarar vermiştir…”diyorlardı.
Öldürülmesi için gerekli bütün koşulları yaratanlar, O’nun ölüsünden de “fayda” sağlamaya çalışıyorlardı bu ırkçı ve kafatasçı cumhuriyet hesabına...
İğrenç, mide bulandırıcı ve hayâsızca!..
Bir toplumun “vijdan’ı bu kadar zulmü taşıyamazdı.
…Ve “vijdan” ayaklandı!..
Cenazesinde yol boyunca yürüdükçe büyüyen bir insan seli, yüz binler hep bir ağızdan “hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye haykırdı…
Taammüden işlenen bu devlet cinayeti tam da sahibini vuruyordu ki, tetikçiyi “buluverdiler”!..
Ardından da “azmettirici” psikopat “çete”yi!..
Artık “yargı devrede” idi ve artık “adalet mekanizması işleyecek” ti.
Kısa sürede mâlûm “klasik” de kendini gösterdi:
Karakolda kahraman Türk Polisi “tetikçi” ile hatıra fotoğrafı çektirme yarışına girmişti. Türk bayrağı önünde kartpostallık pozlar verdirilmiş ve basına servis edilmişti. Mahkemeye getirilen Cezaevi ring aracında “Ya sev,ya terk et” çıkartması sırıtıyordu. Duruşmalarda Hrant’ın ailesine, avukatlarına ağza alınmayacak küfürler, hakaretler savruluyordu. Her duruşmada Hrant’a bir kurşun daha sıkılıyordu adeta…
Türk usulü “adalet” böyle dağıtılıyordu!..
Aradan geçen 3 koca yılda orta yerdeki bütün verilere rağmen, gerçek katillere ulaşma konusunda bir arpa boyu yol alınmış değil.
Kendi bakanlarına “suikast” iddiaları için “kozmik oda” ya giren AKP adaleti Hrant’ın gerçek katillerinin ifadesine bile başvurmuyor.
Sistemin asker-sivil bürokrat eliti ile aralarındaki güç ve iktidar çatışmasının şiddetine bakıp AKP’yi sistemin dışında gören, ondan “post liberal” hayaller besleyenler, ezilenler için de adalet bekleyenler AKP’nin bir “egemen ulus” ve “egemen sınıf” partisi olduğunu unutuyorlar.
Güncel politik duruşlarından yola çıkıp her şeyi AKP karşıtlığı üzerinden kurmak ve Hrant Dink cinayetini de “Hrant’ın katili faşist AKP” diye slogan atarak AKP’ye yüklemek bilerek ya da bilmeyerek gerçek katilleri, Kontr-gerillayı, asıl devleti gözlerden saklamak ve abesle iştigal etmektir ama AKP’den Hrant için adalet beklemek de aptalcadır.
Aslolan bu devletin dayandığı ırkçı-kafatasçı temeli, resmi tarihi, resmi ideolojiyi ortadan kaldırmaktır. Ulusların ve dillerin tam hak eşitliğine ve özgürlüğüne, isterlerse ayrılma hakkına sahip olduğu bir ülke ve toplumsal sistem yaratmaktır.
Aksi halde Laik, Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk (LAHASÜMÜT) kimliğini taşıyan, ya da bu kimliğe bürünmeye rıza gösterenler dışındaki herkes, her topluluk hedeftedir. Egemen ulus ve kimliğin dışındaki kimliklerin hakâret ve aşağılama konusu olduğu, toplu sürgün ve kıyımlara uğradığı, Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi göstere göstere katledildiği bir “bir arada yaşam” söz konusu olamaz.
Lenin’in dediği gibi;”hiçbir şey işçi sınıfının enternasyonal birliğine ulusal haksızlıklar kadar engel olamaz. Ulusal haksızlıkların olduğu bir yerde işçi sınıfının enternasyonal birliği kurulamaz…”
Ulusal haksızlıkları –“etnik meseleleri kaşımama” adına- görmezden gelindikçe, “bir arada yaşam”ın koşulları oluşmamakta, aksine egemen ulus ırkçılığı gemi azıya alarak bir arada nefes alma olanağı dahi bırakmamaktadır.
Ermeni-Nasturi soykırımını görmezden gelmek, Kürt soykırımına, Kürt soykırımını görmezden gelmek linç kültürünün büyümesine ve en son romanların bir kasabadan topyekün sürülmesine giden yolu açmıştır.
1915’in hemen ertesinde Anadolu’daki Rumlar’ın sürülmesi, Çerkezlerin hizaya getirilmesi, Mustafa Suphi ve yoldaşları şahsında komünist katliamı ve ardından Koçgiri’den Palu’ya, Sason’dan Zilan’a, Oremar’dan Tendürek’e Agiri’den Dersim’e vb. Kürt isyan ve katliamlarına sıra gelmiştir.
Mübadele yıllarında iki milyon Rum’dan dört yüz bininin kaldığı görülmüş, bu dörtyüzbinden de ikiyüzbini mübadele sırasında ölmüş, “varlık vergisi” ile gayrimüslimlere varlıklarının birkaç katı vergi konmuş, el konulan tüm mal varlıkları da yetmeyince Aşkale’de, Sivrihisar’da çalışma kamplarında telef edilmişlerdir. ”Sivil” yağma, çapul ve katliamın örgütlendiği 6-7 Eylül olayları yıllar sonra hazırlayıcıları tarafından; “muhteşem bir organizasyondu” sözleriyle Türk Gladio tarihindeki müstesna yerini almıştır.
Osmanlıda kılıçtan geçirilip, kuyulara atılan Kızılbaşların, Alevilerin kaderi Cumhuriyet Döneminde de değişmemiş, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de katliama uğramış, Sivas’ta diri diri yakılmışlardır.
Son Kürt isyanında kırk bin civarında insan katledilmiş, on sekiz bin civarında “faili meçhul” cinayet işlenmiş, dört bin civarında köy-mezra yakılıp yıkılmış, dört milyon civarında Kürt toprağından sürülmüş, kendi ülkesinde “mülteci” konumuna getirilmiştir.
“Kürt Açılımı” diye başlayıp DTP’nin kapatılması, seçilmiş belediye başkanlarının kapısının kırılarak, başına basarak, kelepçelenip tek sıra halinde çekilmiş görüntülerinin basına servis edilerek sömürgeci egemenliğin küstahça sergilendiği merasimlerle “Kapan” a dönüşmesinin AKP eliyle olmasını anlamayanlar AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmamasının yegane “gerekçe” sini hatırlamalıdırlar: Burjuva medyasındaki akıl hocası zevatın ağız birliği etmişçesine; ”AKP kapatılırsa doğuda başka Türk partisi kalmaz” şeklindeki çığlıkları boşuna değildi.
Başka yolu yok!..
Ya bu ırkçı ve kafatascı Cumhuriyetin yerine ulusların ve dillerin tam hak eşitliğine ve özgürlüğüne dayalı bir ülke yaratacağız ya da bu kan ve zulüm denizinde debelenmeye, boğulmaya devam edeceğiz...
Akhparik Hrant!..
Sana söz veriyoruz.
Baskılara, katliamlara ”haldan bilmez kahpe yalana” inat seni anmaya, anlatmaya devam edeceğiz.
“İyi çocuklara, kahramanlara…”
Sen rahat uyu!..
ASLA UNUTMAYACAĞIZ!..
ASLA UNUTTURMAYACAĞIZ!..
-CEYNE ASTERUN YEĞPAY RÜTYUN
-BİJİ BIRATİYA GELLA
-YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
16 0CAK 2009/ANKARA
MAHMUT KONUK
Hrant Dink ve Halklar Sorunu panelinde yaptığı konuşmadır